7 Ocak 2018 Pazar

"Ama Ben Sana Hiçbir Şey Vaat Etmedim ki!" - Hadi Canım Sen de? Harbiden Mi Ya?

Selamlar Sevgili Tatlış, Minnoş ve de Ponçik Okuyucu...

Bugün sanırım biraz ağır yazacağım, neden biliyor musun? Kadın erkek ilişkileri biraz alengirli meseleler çünkü...

Son zamanlarda sorguladığım çok fazla şey var; bunlardan biri "Acaba bir kadınla erkek neden birlikte olur?" sevgili olmaktan bahsediyorum yani... Hani insanın bir amacı vardır illaki; ne kadar hoşlanmasak da bu durumdan ya takılıyorsundur, ya bir çıkarın vardır, ya seviyorsundur, aşıksındır falan filan. İyi ya da kötü bir çok sebebi vardır; hoşumuza gitsin ya da gitmesin. İnanıyorum ki, kimse kimseyi boş yere hayatına almaz, hayatında tutmaz. Öyle değil mi?


E o zaman dönüp bakmak lazım. Bir kadın bir erkekle olduğunda ve karşılıklı olarak birbirlerini sevdiklerinde ister istemez düşünmezler mi, bu ilişkinin sonu nereye gider diye? Hangi insan gerçekten mutlu olduğu, güvendiği, sevdiği insanla ömrünün sonuna kadar beraber olmak istemez ki? Her insan ister, iki kere iki dört, her kadın karşısındaki adamı başka bir yerde mutlaka düşler...

Günümüzde sonu nereye varacağı belli olmayan onca yalan ilişki içinde insan daha fazla sorguluyor bir şeyleri... Mesela ilişkinin ilk başlarındaki o heyecan ya da eskilerin demesiyle "Cicim Ayları" geçince dönüp bakmaya başlıyorsun; karşındaki insanın aslında sana ne kadar değer verdiğine. Çünkü aslında hiç kimse mutlu olmayacağı biri ile devam etmek istemiyor! Biliyoruz, ne yazık ki hiç birimiz mükemmel değiliz. Ancak mutlu değilsek o zaman gitmeyi tercih etmeliyiz...

Birine değer vermenin ne demek olduğunu sorguluyorum bir süredir. Ne demek ki birine değer vermek? Birinin sadece boş zamanlarında bize ayırdığı vakit mesela bana değer verdiğini gösterir mi? Bence, göstermez. Çünkü sizi gerçekten seven biri aslında ne kadar yoğun olursa olsun; size ayıracak bir vakit yaratır, yaratmaya uğraşır. Kolay olanı seçenler aslında hiç yanınızda olmayanlardır. 


Unutmayın bunu! Biri ile her şeyinizi paylaşırken aslında onun hiçbir şeyi olmadığınızı fark ettiğinizde dünyanız başınıza yıkılır... 

Sonra dönüp size aynen şöyle derler: "Bu konuya bir açıklık getirelim. Ben sana hiçbir şey vaat etmedim, ben sana ümit vermedim. Ben şöyle yapmadım, ben böyle yapmadım." "Hadi canım, ciddi misin?" diyesiniz gelir biliyorum ama diyemezsiniz. Aslında bu cümlelere karşılık çok fazla şey söylenebilir. Çünkü hiçbir kadın bir erkeğin boş vaatlerini dinlemez zaten. Bir kadın yaptıklarınıza bakar; ona sarılmanıza, elini tutmanıza bakar. Bir kadına "Seninle evleneceğim." dediğinizde elbette yüzünde bir gülümseme oluşur ama inanın bana bu lafın ardının arkasının olmadığını bilir, yemez yani. Kimi adamlar bu boş vaatleri yediğimizi zannedecek kadar aptaldır, kimi adamlarda bu boş vaatleri vermemelerini kendilerini korumak için kullanacak kadar zeki olduğunu zannederler. Onlar ilk seçenekten daha tehlikelidirler. Çünkü aslında sizinle sözlü olmayan bir anlaşma yaparlar. Size kelimeleriyle bir şeyleri vaat etmezler ama ilişkinizin o yönde ilerlediğini düşünebileceğiniz şeyler yaparlar. Benim için en önemlisi bir erkeğin beni alnımdan öpmesidir mesela. Her erkek bunun anlamını bilir ve kolay kolay hiçbir erkek de bir kadını alnından öpmez; bunun da her kadın farkındadır. Sizinle çok değerli vakitleri haricinde her şeyi paylaşır onlar. Bir bakarsınız aslında 10 yıllık evli bir çift gibi olmuşsunuz. Bir evliliği evlilik yapan aynı evde yaşamak mıdır? Hayır; hayatı paylaşmaktır. Siz de hayatınızdaki bu zeki arkadaşla hayatınızı paylaşmaya başladığınızda ister istemez dersiniz ki "Bu ilişkinin bir peri masalı var." Sonra bir gün bunu dile getirdiğinizde size aynen şöyle derler: "Bir dakika ben sana asla böyle bir söz vermedim. Rica edicem karı kocaymışız gibi davranma". O an ağzınızdan bir küfür çıkmasını engellemeniz gerekir ve gülümsersiniz. Çünkü sinirlerinizi geren o adamı aynı zamanda seviyorsunuzdur. İçinizden şunları sormak gelebilir;



- Madem vaat etmedin o zaman neden benimle berabersin?
- Madem vaat etmedin o zaman neden elimi tutuyorsun?
- Madem vaat etmedin o zaman evimin faturasına kadar neden her şeyi beraber hesaplıyoruz?
- Neden bir evi paylaşıyoruz?
- Neden hala beraberiz?
- Neden hala yanımdasın?
- Neden beni alnımdan öpüyorsun?
- Neden işine geldiği zaman sen benim karım gibisin, yani ben öyle görüyorum diyebiliyorsun?
- Madem vaat etmedin, etmiyorsun ve de etmeyeceksin; bunu isteyeceğimi bile bile neden hala ilişkimizi devam ettiriyorsun?


Sakin olun. Bu liste uzar. Ama bu soruların hiçbirini soramayacaksınız.. Sakince sigarınızdan bir nefes alıp, gülümseyeceksiniz. Susacaksınız. Karşınızda duran ve sevdiğiniz o adamın sizi sevmediğini fark edeceksiniz. Kendinizi kullanılmış, kandırılmış, salak yerine konmuş gibi hissedeceksiniz ve emin olun o adamdan ayrılacaksınız. Çünkü sizin tüm çabalarınızı görmezden gelip, küstahça karşınıza geçip bunu söyleyen bir adamdan hiçbir şey bekleyemezsiniz. 

Bir erkeğin bir kadına yaptığı ve de yapacağı en büyük hakaret budur aslında. Her şeyi görmezden gelip yine de yanında durduğunuz, durmaya çalıştığınız birinin sizi elinin tersiyle itmesi. Ve iterken de size "Fazla iyisin." demeleri. Aklımın almadığı tek bir konu var. Şayet bir insan gerçekten çok iyi ise, ona sahip olmak bir lüks değil midir? Hani bazen karşımıza geçip diyorlar ya; "Bu zamanda senin gibi bir insan bulunmaz. Gerçekten mükemmel bir insansın sen." Yahu madem öyleyim; neden bırakıp gitmeyi tercih ediyorsun. Madem çok iyiyim, çok mükemmelim ve bu zamanda benim gibi bir insanı bulamazsın o zaman neden gidiyorsun be adam? Bu durumda benim için, bizim için savaşman gerekmez mi? Hani çok iyiydim ne oldu? İş bizim için deyince mi bozuldu? Savaşmaktan mı korktun? Gücün mü yok? Korkuyor musun? Ya da savaşmaya değer mi görmüyorsun? Ama söylediğine göre beni seviyorsun? Nasıl seviyorsun? Nasıl bir sevmek bu, ben anlamıyorum...

Kolay olanı tercih ediyorsun ve diyorsun ki; "Ben seni üzmek istemiyorum." öyle mi?
Çünkü zor olan "Belki üzerim de seni ama yanımda ol ben senin için savaşmaya razıyım." demektir.

Ve kolayı seçenler asla sevmeyenlerdendir.

Birinin hayatında en önemli insan olmayı başarıp da sonra onu bırakıp gitmek.
Güzel bir duygu mu?
Birinin sizi sevmesini sağlayıp sonra o sevgiyi görmezden gelmek. 
İyi mi böyle?

Çok mu acımasız oldu söylediklerim.
Peki.
Özür dilerim.

Hayatımızın içine sıçmanıza izin verdiğimiz için hepimiz adına sizlerden özür dilerim.
Sizin gibi insanları sevdiğimiz için özür dilerim.
Sizlere inandığımız için,
Güvendiğimiz için.

Özür dilerim.

Şimdi biz iyi insanları bırakıp, kendi boktan dünyanıza geri dönebilirsiniz!
Zira aldığınız bu ahlarla asla ama asla rahata eremeyeceksiniz...
Bizler sizlere asla beddua etmeyiz de Allah büyük; bizim temiz kalbimizi kırmanızın bedelini elbette ödetir sizin gibilere. 

Çünkü bu dünyada bir tek Allah'ın adalet terazisi şaşmaz ve o iki dünyada da yakanızı asla bırakmaz.




- kübraslisen

5 Ocak 2018 Cuma

Belki biraz...

İnsan hayatı boyunca kaç kere kalbini dinler, kaç kere izin verebilir bir başkasının kalbini kırmasına bilmiyorum. Ancak bir şeyi çok iyi biliyorum ki sonunun kötü olacağını bilse de insan; vazgeçemiyor gönül hanesinin başköşesini bir başkasına vermeyi…

Hani doğamız gereği kalamıyoruz yalnız. Doğamız gereği ihtiyaç duyuyoruz yanımızda bir can yoldaşı olmasına… Ama bazı insanlar çok başka; onlar hem en güzel anlarımızın sahibi, hem de canımızı en çok acıtanlar olarak kazınıyorlar kalbimize…  Zaten derler ki, insan en çok sevdiğine kızar, sevdiğine küsermiş…

Eski defterleri açıp bir bakmak lazım ara ara. Dönüp geçmişin tozlu sayfalarını karıştırmak ve hangi yollardan geçip bu günlere geldiğini görebilmek gerek. Belki o zaman daha da netleşir bugün ki davranışlarınızın sebebi…  Ara ara ben de yapıyorum bunu ve diyorum ki “Vay be ben eskiden böyle değilmişim, neler yaşamışım da bu hallere gelmişim.” Bunu kötü olarak algılamamak gerekiyor. Zira hayat bazen bize kötü günler yaşatıyor; daha iyi günleri görebilmemiz için. Eskiden canımı acıtan şeylerin artık bende hiçbir his uyandırmadığını fark ettim mesela. Ya da eskiden umursamadığım şeyleri artık ne kadar da önemsediğimi… Değişmeyen tek bir şey vardı hayatımda o da her durumda kaldırıp başımı gökyüzüne gülümseyişim. Her durumda “Ben bunun üstesinden gelirim.” Deyişim. Her durumda “Allah’ım sen kalbimi bozma.” Diye dua edişim…


Şimdilerde hayatımın bambaşka bir boyuta geçiş yapmasına karşı tepkisiz kalmaya çalışıyorum. Şimdilerde hiç gitmez dediklerimin nasıl da ardında kalanı düşünmeden çekip gidebildiklerini anlamaya, anladıklarımı ise sindirmeye çalışıyorum. Aslında körü körüne yalnız oluşlarımızı, yanımızdaymış gibi gözüken onca insanın aslında yanımızda olmadıklarını anlamanın neden bu kadar zor olduğunu kavramaya çalışıyorum. Şimdilerde zaman diyorum; yaralarımı sarar, unutturur, alıştırır, değiştirir…

Şimdilerde yüzleşiyorum insanların yalanlarıyla. Geçirdiğim tüm o zor süreçlerden sonra kimin haklı, kimin haksız oluşundan çok, olayların nasıl bu boyuta gelebildiğini sorguluyorum. İnsanların fütursuzca konuşmalarından, yargılarından, doğru bildikleri yanlışlarından, hırslarından, bencilliklerinden… Hepsinden ama hepsinden fazlaca nasibini almış biri olarak şimdilerde kendi küçük dünyamı kurmaya çalışıyorum. Aslında sonunda kendi kendime kalışımın zaferini ama aynı zamanda da bunun ağırlığını sindirmeye çalışıyorum.


Yani demem o ki; biraz bocalıyorum.
Yani demem o ki; biraz korkuyorum.
Biraz üzülüyorum.

Ama tüm bunlara rağmen; sonunda başarmış olduğum tüm bu şeyler için kendimle gurur duyuyorum.

Aklında olsun sevgili okuyucu; ne yaşarsan yaşa önce kendine karşı acımasız ol ama en önce gene de sen kendinle gurur duy. Çünkü sen, sana inanmazsan geride kalan insanların hakkında ne düşündüğünün hiçbir önemi kalmaz...

Hoş kal, hoşça kal okuyucu...

- kubraslisen

8 Eylül 2017 Cuma

Kitap Önerim: Harlan Coben - Kapan


Orjinal Adı: Caught
Yazarı: Harlan Coben
Çeviren: E. Özlem Gültekin
Kitap Türü: Gerilim - Polisiye
Yayınevi: Martı Yayınları
Yayınlandığı Yıl: 2011
Sayfa Sayısı: 505



Selamlar Sevgili Okuyucu,

Bir solukta okuduğum kitaplar listesinde kesinlikle en başı çekmeyi hak eden Harlan Coben'in Kapan'ı; tek kelime ile muhteşem!

Kitabı elinize ilk aldığınızda karmaşık ve anlamsız gelebilir ama yazara güvenin ve okumaya devam edin derim ben... Zira romanı okurken genç bir kızın ortadan kaybolması, iyi bir öğretmenin pedofili ile suçlanarak hayatının alt üst olmasını sindirmeye çalışacaksınız. Ancak sayfalar ilerledikçe işin bu kadar ile sınırlı olmadığını ve başarılı bir muhabirin biraz olayları açığa kavuşturma isteği biraz da iç güdüleri ile hareket etmesi sonucu ortaya çıkanları görecek ve sayfaları daha hızlı çevirmek isteyeceksiniz.

Üniversitede çok iyi arkadaş olan beş genç adamın leşçil bir oyuna dahil olmaları ile hayatları nasıl değişebilir?
Bu değişimler kaç kişiyi etkileyebilir?
Ve tabii ki kitapta bahsi geçen her ölüm, gerçekten bir ölüm müdür?
Sona geldim, olayları çözdüm dediğiniz noktada bu kitabın sayfaları sizi alaşağı edecek ve tüm bildiklerinizi unutup hikayeyi yeniden düşünme gereği duyacaksınız.
İyilik ve kötülüğü sorgulayacak, adaletin elinde sonunda nasıl da yerini bulduğunu ama yine de bazen kendi adaletimizi kendimiz sağlamak zorunda kalmamızı okuyacaksınız. En güvendiklerinize bakıp, en sevdiklerinizi getireceksiniz aklınıza...
Sadece bir gerilim - polisiyeyi değil bir annenin oğluyla olan muhteşem ilişkisini, tolerans gösterdiğimiz birçok şeyin aslında çocuklarımıza ne tür zararlar verebileceğini, bazen içgüdülerimize güvenmemiz gerektiğini, görünenin ardında görünmeyen birçok şeyin olabileceğini okuyacaksınız.

Ve tüm bunların arasında yazarın muhteşem kurgusuna hayran kalıp, kitabı bir kez daha en baştan okumak isteyeceksiniz; her bir satırını daha fazla sindirebilmek için.

O zaman bu şahane Gerilim - Polisiye türündeki kitaptan birkaç alıntı ile yazımıza son verip, iyi okumalar dileyelim...

""Bir süredir ara verdiğim kitap okuma seanslarıma bu kitap ile tekrardan start vermiştim. İyi bir başlangıç oldu; dolayısıyla sayfalarında pek çok satırın altı çizildi. Şayet okumak istersen; yaz bana adresini, benim küçük notlarımla bu kitap hediyem olsun sevgili okuyucum sana...""

Sevgiyle kal,
Huzurla kal,
Hoş kal,
Hoşça kal okuyucum.
 -kubraslisen


"Özgürlüğün bedava olmadığını sık sık duyarsınız. Adalet de bedava değildir."

"Suçlamalar toplum zihninin kanaatleridir. İnsan, masumiyeti ispatlanana kadar suçludur."

"Bu dünyada yaşıyoruz, diğer insanlarla zıt düşünüyoruz. İşleyiş böyle. Çarpışıyoruz ve bazen birileri hasar görüyor."

"Size varsayımsal bir şey söyleyebilir miyim?"
"Ben gerçekleri tercih ederim."


"Tanrı ne yapacağını ancak kendisi bilirdi. O'nun kendisine has bir planı vardı, öyle değil mi? Eğer onun her şeyi bilen ve mutlak güce sahip olduğuna gerçekten inanıyorsanız, sizin ve acınası yakarışlarınızın O'nun bu büyük planını etkileyeceğini gerçekten düşünüyor olamazsınız, öyle değil mi?"

"Sen kaybetmeye dahi hoş bir anlam katıyorsun."

"Geri adım atmak hayatım boyunca bana çok pahalıya mal olmuştu."

"Ben sadece kazanma şansım olan durumlarda savaşırım. Aksi takdirde bunun ne anlamı olur ki?"

"Öfke zaman kaybıdır."

"Şimdi biliyorum ki ben affedilmeye değer, kusurlu birisiyim."






17 Temmuz 2017 Pazartesi

"Bi düşün"

Merhabalar Sevgili Okuyucu...

Bugün de kalemimizi durdurmaya çalışanlara inat; bugün de duygularımızı sönürmeye çalışanlara inat daha güzel bakalım istiyorum dünyaya... İnsanların garip hırsları, boş beklentileri ve haybeden yaşantılarına rağmen biz dolu dolu yaşayalım istiyorum...

Bazı geceler kendini dışarı atıp sabaha kadar dolaşırım bu şehrin dar ve bozulmuş yollarında... Her bir kaldırım taşı yaşanmışlık taşır bana göre... Bazı sokak aralarında hızla yürüyen orta yaşlı amcalar olur; onlar genelde ek işlerinden dönen üç çocuk babası fedakar adamlardır. Bazı sokaklarda apartman boşluklarına saklanmış çocuklar olur; 3 5 genç birarada genelde ne yaparlar ki? Bazılarının olduğu yerden bir duman yükselir, bazılarının olduğu yerde çekirdek çöpleri vardır, kahkaha sesleri eşliğinde...

Bu şehrin sokakları sanıldığı kadar korkutucu değildir aslında; gözlerinizi açıp bakmasını biliyorsanız şayet... Bu şehrin sokakları yeterince yorgun, yeterince yıpranmış, yeterince yara almış... İnsanları gibi...

İstanbul'u, İstanbul yapan o dar ve kirlenmiş sokakları...
İstanbul'u, İstanbul yapan o yorgun ve yıpranmış insanları...

Ve ben bu şehrin müptelası...

Bazı geceler şehrin en kuytu köşesinde bir yer edinip kendime yıldızları izliyorum sabaha kadar... Gecenin sakinliğini, dinginliğini... Ay ışığının aydınlattığı yüzümle bekliyorum güneşin doğuşunu...

Sonra insanlar çıkıyor bir bir yüksek katlı apartmanlarının ufacık dairelerinden; uykulu, telaşlı, yorgun... İnsan bütün gece uyuyup da nasıl yorgun kalkar? Bunu en iyi İstanbul insanı bilir. Başkalarının çok önemli işlerinin devam edebilmesi için kapasitemizden çok çok daha fazlası kadar çalışmak için koşarız her sabah... Tabi bu biraz da bizim yaşamımızı devam ettirmemiz için gerekli ya... Neyse boşversenize...

Diyorum ki... Her gün yüzlerce insanın yüzüne bakıyorum... Sokakta çiçek satan bir çingeneye, kucağında ufacık bir bebekle elini açmış dilenen bir anneye... Okula giden genç bir kıza, ellerinde sigara ile hızlı hızlı giden birkaç genç oğlana... Ayağında topukluları, bir kolunda el çantası bir kolunda laptopu koştura koştura bir toplantıya yetişmeye çalışan kadınlara, markette kasiyerlik yapanlara, günde yüzlerce hastaya bakan bir doktora, hemşireye, hala sokakları süpüren çöpçü amcaya, çarşı iznine çıkmış bir askere, devriye dolaşan bir polise, belki bazen bir hırsıza, bir suçluya, bazen bir masuma...

Hep bakıyorum... Gözlerine bakıyorum en çok... İnsanın yüzüne baktığınızda alıyorsunuz yaşanmışlıklarını, gözlerine baktığınızda ise okuyorsunuz satır satır hayatlarını... Baktığım yüzlerce insanın gözlerinde bir parça mutluluk arıyorum, arıyorum ama bulamıyorum... İnsanların bu kadar mutsuzluk içerisinde nasıl hayatlarını devam ettirebildiklerine bakıyorum... Yaşıyorlar işte; Allah'a emanet. Yaşamak zorunda oldukları için yaşıyorlar, başka türlü yaşamaya bilmedikleri için, başka bir yolu olmadığı için...

Ama bence...

Bir gün bırakın her şeyi. Oturun da bir düşünün; bir robottan ne farkınız var? Bir gün oturun ve kendinize vakit ayırın; kendinizi dinleyin, kitap okuyun, film izleyin, hiç gitmediğiniz bir yere gidin... Ne bileyim ya sizi gerçekten mutlu edecek bir şeyler yapın. Durmayın öyle yaşayın ya harbiden yaşayın. Azıcık gülsün ulan gözleriniz... Biz ne ara bu kadar mutsuz bir toplum haline geldik... Biz ne zaman değer bilmez, kıymet bilmez bir hale geldik...

Şu sıralar hayatımın her alanında mutlu olmakla meşgulüm bu yüzden. Yaşadığım ya da yaşayabileceğim tüm sıkıntılara göz kırpıp işime bakıyorum. Beni ne mutlu ediyorsa, ötesini berisini düşünmeden ona koşuyorum. Hayatımda kim varsa, onlara sonsuz sevgimi sunup bir karşılığı olur mu olmaz mı, düşünmüyorum. Çünkü hala daha birilerine değer verebilecek kadar güzel bir kalbim var... Çünkü ötesini berisini düşünmeden yaşamak için çok nedenim var. Çünkü mutlu olmak için çok az zamanım var...

Sen de bir düşün okuyucu, ne kadar seviyorsun bu hayatı? Ne kadar mutlusun? En son ne zaman kalpten birine değer verip, ona onu sevdiğini söyledin? En son ne zaman birine sarıldın? En son ne zaman samimiydin birine karşı?

Bir düşün istersen... Bir düşün !


Sevgiyle kal,
Mutlu kal,
Hoş kal okuyucu...

26 Mayıs 2017 Cuma

Oysa Ki Caniçim..


Oysa henüz bize ait bir şarkımız bile yok Caniçim…
El ele yürüdüğümüz bir sokak, önünden geçip de gülümsediğimiz güzel bir manzaramız yok…
İzlediğimiz bir film, gittiğimiz bir sinema salonu, kayalıklarına oturup denizi izlediğimiz bir sahil, çay içtiğimiz bir çay bahçesi yok…

Oysa bize ait; ikimizi anlatan hiçbir şey yok Caniçim.
Bir resmimiz yok, herhangi bir mesajlaşmamız, uzun uzun konuşmuşluğumuz yok… Telefon rehberine kaydedebileceğimiz bir sıfatımız yok.
Yani aslında sen ve beni ortak bir paydada buluşturabilecek “Biz” kavramı yok.

Sormazlar mı insana? Madem ortak hiçbir şeyiniz yok; nasıl aşık oldun? Demezler mi insana; bu insan ne yaptı da sana; ondan kopamaz oldun? Sorarlar, sorarlar da bir cevap alamazlar… Neden biliyor musun?
Çünkü bazen hiçbir sebebi yoktur; biri gelir kalbinin en güzel yerine taht kuruverir. Biri gelir hayatını alt üst eder, dengeni bozar, neşeni alır yerine koskoca bir boşluk koyar… Biri gelir ve sen o geldiği için müthiş bir mutluluk duyarsın; deli gibi acı çekerken. Biri gelir; hiç gitmesin istersin… Biri gelir; gideceğini bile bile yine de seversin… Neden sevdiğini bilmezsin ama seversin. Körü körüne, bile bile; seni en ince yerinden sızlatacağını…

Bu yüzden söylerim hep Caniçim; “Aşk bir mantık hatasıdır.”

Aşk aptallıktır, aşk gözlerinin bu dünyadaki her insana kör, tek bir insana gökyüzü olmasıdır. Aşk bir kaybediştir, aşk yalvarıştır, yakarıştır, yanıştır en çok. Asla bir arada göremezsin gerçekten sevenleri; çünkü onların hikayeleri asla “Mutlu Son” ile bitmez. Mutlu son diye bir şey var mıdır? Aşıklar bunu bilmez. Hasreti bilir, acıyı bilir, cayır cayır yanarken içi gene de gülümsemeyi bilir. Kimse anlamasın diye gözlerini kaçırmayı, kimse duymasın diye daha kısık sesle konuşmasını bilir…

Aşk, biraz yaşanmışlıksa şayet, koskocaman bir yaşanmamışlıktır.

Oysa bizim bir hikayemiz bile yok Caniçim.
Oysa seninle beni “Biz” yapabilecek hiçbir sebep yok.
Oysa sen bambaşka bir dünyada inandıklarınla yaşarken; beni öylece bir kenara bırakıp gidebilirsin.
Oysa sen; canımı acıtmaktan hiç çekinmezmişsin. Oysa sen, benim gördüğüm gözlerdeki o insan değilmişsin. Oysa, oysa, oysa…
Bana yanıldığımı ispatlamaya çalışan kötü kalpli adamın tekisin.

Çok şeyin farkındayım; hiçbir şeyin farkında değilsin.
Çok şeyi sindirebilirim de; bu halini... Sanmıyorum!
Çok şeyden vazgeçerim de; kalbimde hissettiğimden…

Oysa Caniçim; ben bir adam tanımışım, kendi hayatına yön veren. Oysa ben bir adam tanımışım, yok saymayı çok iyi bilen. Oysa bir yalancı tanımışım; beni daha farklısına inandırmaya çalışan.

Oysa hissettiklerim bir hiçmiş senin için.
Ve hissettiklerin hevesmiş; hayatın için.

Canın sağolsun be…
Keşkelerime, oysalarımı da ekler; ben yoluma devam ederim.

Sen geç kalma Caniçim…



24 Mayıs 2017 Çarşamba

"Keşke Be Caniçim Keşke"

"Hadi başlayalım o zaman"

Yıllar öncesinde bir gündü gözleri gözlerime değdiğinde... Yıllar ama yıllar öncesindeydi; ben dağınık saçlarım, tutamadığım gözyaşlarım ve o gözyaşlarımı gizlemek için ellerimle yüzümü kapattığım bir zamanda; nereye gittiğimi bilmediğim ama anlamsızca yürüdüğüm bir sokakta...

İşte o gün orada o sokağı dönerken ben, bir çocuk çıkıyordu bir evin kapısından... Aslında sorsan ne o yolu, ne çıktığı o kapıyı hatırlamıyorum biliyor musun? Ama kısa bir an vardır ya hani; öylesine önemsiz, dikkat çekmeyen; bir kesit gibi hiçbir zamanda unutulmayan... İşte öyle bir anda ilginç bir şekilde göz göze gelmiştik... Halbuki başımı kaldırıp hiçbir yere bakamıyordum ben. Ağlamaktan şişmiş gözlerimi sakinleştirmeye, şu halimi kimsenin görmemesine ama aynı zamanda nefes almaya çalışıyordum. Gözüm kimseyi görecek değildi ama bir şekilde o çocuğun gözlerini gördü... 

O gün orada gözleri gözlerime değen bir çocuk vardı ve ben o çocuğun bana bakışını yani 3 saniye içerisinde hissettirdiklerini hiç unutmadım. O bakışa karşılık başımı önüme eğip daha hızlı yürüyüşümü unutmadım. Yemin ettim beni bu derece acıtan hiçbir meseleyi unutmamaya çünkü. Yemin ettim, bir daha aynı durumda olmamak için. Yemin ettim çünkü, hiç tanımadığım bir adamın gözleri bir daha bana öyle baksın istemedim.


Aradan yıllar geçti ve ben aynı bakışları bir gece yarısı tekrar gördüm. Bir gece yarısı bu kez tam karşımda durmuş bana bakarken gördüm... İlk başta anlam veremedim bu tanıdık bakışlara... Sinir oldum hatta; sanki aynı şeyi tekrar ama tekrar yaşıyormuşum gibi... O bakışların sahibi ile bir şekilde yeniden ama yeniden bir araya gelmek zorunda kaldığımda ise anladım; tuhaf bir rastlantıydı ama yıllar önce bana bakan o gözler şimdi tam karşımda durmuş, beni inceliyordu. İşte bu durum nefret edilesi bir tesadüftü; çocukluğumun en berbat halini gören biriydi o adam çünkü...

Belki de bu yüzden; bu durumu fark edebildiğimden bakamadım gözlerine hiç uzun uzun... Hep kapattım, hep kaçırdım, hep sakladım... Ben yıllardır gözlerimi insanlardan saklardım ama bu bambaşka bir durumdu. Saçmaydı, imkansızdı hatta imkansız ötesi bir şeydi... İnsan delirecek gibi oluyor düşününce... Zira yıllar önce bana tesadüfen bakan o gözlere şimdi bakamıyordum bile...

Ama düşününce soruyor insan kendine; şayet o zaman bakışları bana değen adamdan kaçmasaydım, o da diğer herkes gibi hüngür hüngür ağlayan küçücük bir kız çocuğuna yardım etmek isteseydi ne olurdu? Şayet orada kalsaydım ne olurdu? Gittiğimde ne oldu? Bir adam, bir kadını gördü; gözleri yaşlı. Sonra kadın başını eğip devam etti yoluna, uzak dur benden der gibi. Sonra o adam yoluna devam etti. Sonra...

Sonra...

Sonra...

Çok sonra... O küçük kız çocuğu büyüdüğünde, nice yaralara ev sahipliği yaptığında yüreği, artık hissedemiyorken hiçbir şeyi,yorulmuşken yeterince ve çekmişken kendini bir köşeye... 

Çok sonra... O küçük erkek çocuğu büyüdüğünde; yaşayabileceği birçok şeyi yaşamış, biraz yorulmuş, biraz kırılmış, biraz vazgeçmişken, hayatının iplerini eline alıp onu bir düzene sokmaya çalışırken, planladığı o hayata adım atacakken, gözlerini o hayat dışında kalan her şeye kapatmışken...

Bir kadını gördü adam; sürekli gülen, gülümseten... Hayatla dalga geçen... Bir kadını gördü ve neşesinin ötesine geçip kalbine dokundu onun. Bunu nasıl başardı kendi de bilmiyordu ama o kadının kalbine ulaşabilmişti işte... 

Sonra bir adamı gördü kadın; yıllar önce ağlayan o kız çocuğuna bakan o gözleri gördü. Yıllar sonra bir gün; ufacık bir anda gözlerine değen gözleri görmek ve onu fark edememek... Bu kadar neşeli bir insandan başka türlüsü beklenemezdi zaten. Bu yüzden kadın işine baktı, yoluna baktı, dalgasına baktı ama adama bakmadı. Bakmamaya çalıştı...

Şimdi düşünüyorum da, hayat ne garip; bazen birileri ile aramızda kocaman bir bağ oluyor ve o bağ biz farkında dahi olmadan kuruluyor... Şimdi düşünüyorum da; hayat ne kadar acımasız değil mi? Kader dediğimiz şey ne kadar korkusuz...

Şimdi aynı adam, aynı gözlerle bakıp neler diyor bana? Şimdi o küçük kız çocuğu bir zamanlar arkasını dönüp gittiği o çocuğun mutluluğunu mu istiyor?

Şayet hayat yollarımızı çok çok daha önce birleştirebilseydi caniçim, bu hikayenin sonu böyle bitmezdi. Şayet bir zamanlar kısacık bir an için gözlerime değen gözlerin beni bulabilseydi, senden daima kaçırdığım gözlerim anlatabilseydi çok şeyi daha farklı olurdu değil mi?

Bu yüzden şimdi söyleyebilirim bunu. "Keşke" daha önce görseydi gözlerin beni, "Keşke" daha önce baksaydı gözlerim sana...

Ben şimdi şu halimle sana nasıl bir sevgi besleyebiliyorum bilmiyorum ki..
Bir de başka türlüsünü düşünmek var ya... Orası bir uçurum işte; durup durup kendimi bıraktığım...

Ben seni neden bu kadar önemsiyorum, nasıl anlatayım? Ben seni neden bırakamıyorum? Ben neden bu kadar acı çekiyorum? Ben neden konu sen olunca kendimi hep durdurmak zorunda kalıyorum?

Keşke kalmasam, keşke susmasam, keşke sarılabilsem, keşke ne kadar önemli olduğunu anlatabilsem? Keşke yaşayabilsem caniçim, keşke yaşayabilsem...

Keşke tüm günün yorgunluğundan sonra akşam evine döndüğünde sarılıp huzurla uyuyacağın insan olabilseydim. Keşke kavga ettiğin, kızdığın, kırdığın ama asla kıyamadığın olabilsem... Keşke tek derdim sen olsan. Keşke gözümü geride kalan herkese kapatıp yalnızca sana açabilsem. Gözümü her kapattığımda seni görsem, gözümü her açtığımda senden başka kimseyi görmesem... Keşke sakarlıklarıma tahammül eden sen olsan... Keşke ağladığımda, güldüğümde, üzüldüğümde ya da öfkelendiğimde yanımda sen olsan. Keşke sana satırlarca, sayfalarca yazsam, yazabilsem özgürce... Keşke gülüşlerine sebep olabilsem... Keşke her gün biraz daha fazla sana yaklaşırken ben, her gün biraz daha fazla uzaklaşmasan bana... Keşke beni alsan saklasan, kimselere bırakmasan... Keşke beni bir başkasına vermesen mesela...

Keşke anlasan be caniçim.

Keşke anlasan keşke...


Bak bu cümle ne kadar büyük bir çaresizlik. Bak orası nasıl bir dipsiz kuyu... Düşünsene bir...

Düşünsene caniçim... Başka bir açıdan bakıp bir düşünsene... Her şeyi bir yana bırak da düşün be caniçim... Bir gün bir başkasının elleri değerse ellerime acımaz mı için? Öylece bırakıp gidecek ve mutlu olmamı isteyeceksin... Bunun ne demek olduğunu biliyorsun değil mi? Kokumu bırakacaksın bir başkasına, tenimi bırakacaksın, kalbimi alıp avuç içlerine bir başkasına mı bırakacaksın? Bunu nasıl yapacaksın? Sırf sen öyle istiyorsun diye ben bunu nasıl yapacağım? İnsan sevdiği biri için ne kadarına tahammül edebilir?

Bir düşün caniçim...

Keşke demek pişmanlık mıdır? İnanmak mıdır? Keşke demek hayal kurmak mıdır?
Bu hayattaki tek keşkemsin caniçim. Bu yüzden sana seni nasıl sevdiğimi, sevebileceğimi anlatmayacağım. Sadece tek bir cümle kurabilirim sana...

Keşke "O" sen olsaydın ve keşke aynı cümleyi sen de kurabilseydin...

Ben oğlumun kokusunu hissettiğim hiçbir andan vazgeçmeyeceğim...
Ve sen bir gün mutlaka beni bir başkası sarsın isteyeceksin...

Oysa ki ben seni böyle hayal etmemiştim.

Karşıma geçip "Sen çok daha fazlasını hak ediyorsun." cümlesini kurmanı istemedim. Bu cümle "Bırak beni." demekti çünkü. Bu cümle " Sevme beni!" demekti. "Aşık olma bana!" demekti. Sanki senden çok çok farklı bir beklentim varmış gibi... Sanki bir başkasına gitmemi istiyormuşsun gibi...

Sevilmemeyi bilirim ben caniçim; yarım kalmayı, kandırılmayı, yıkılmayı... Bilirim tüm bunları ama seni böylesine sevebilen birine kapatıp kendini "Başkasına Git!" denmesini bilmiyorum... Ben onun nasıl bir düşünce olabileceğini bilmiyorum... Özür dilerim; böyle gitmesini bilmiyorum...

Bugünlerde yolum aşktan geçiyor ya da aşk yanı başımdan hızlıca geçip gidiyor... Ben sadece izliyorum, bekliyorum ve sessiz kalıyorum... Bu beni hasta ediyor. Konuşamadıklarım içimde dağ olup büyüyor, konuştuklarım yine beni yaralıyor... Korkmasam anlatırdım çoğu şeyi ama anlatmak şimdi benim için bir intihar gibi... Konuşmak bir intihar gibi...

Affet beni Caniçim; bu yolu ben seçmedim. Affet; böyle olsun istemedim..

Keşke bir gün; sadece bir gün seni doyasıya yaşayabilseydim...
Keşke bir gün korkmadan her şeyi söyleyebilseydim...
Keşke seni sevmeme izin verebilseydin...

Kendine iyi davran Caniçim; dua edenin var buralarda bir yerlerde ama gerçekten gözlerinin içine bakan olur mu bilmiyorum... Bu yüzden önce sen kendine iyi davran olur mu Caniçim...

Seni her şeye rağmen; düşündüğünden daha fazla...


-kubraslisen






18 Mayıs 2017 Perşembe

"Caniçim"

Bazen istiyorsun aslında içinde ne varsa korkmadan söylemeyi... Bazen karşında durup seni çözmeye çalışırken biri; kapatıp gözlerini saklıyorsun kendini... Çünkü biliyorsun; başka türlüsü yakacak sevdiğini... Ki o yanlış, cehennem misali...

Kabullenmek elbette zordur bazı şeyleri ve pek tabii  kabullendiklerinle yaşamak da zordur; zira onlar mutlulukla karışık birer acıdan ibarettir. Zaman insana hayal etmemesini çok güzel öğretir. Büyüdükçe ve olgunlaştıkça daha seçici olur insan ama aynı zamanda daha da beklentisizdir. Yaşadıklarına bağlıdır biraz. Biraz da; yaşayamadıklarına...

Geçenlerde bir fotoğrafımı paylaşmıştım instagramda; resmim de hamileydim ve altına şöyle not düşmüştüm; "Çok eksik yaşadım, çok tamamlanmamış, çok yarım kalmış... Çok terk edilmiş, çok yok sayılmış... Bu resim bu yüzden kalsın burada. Çünkü çok isterdim bir kez daha; daha sağlıklı, daha heyecanlı, mutlu, inançlı... Seni içimde hissetmeyi, tekmelerini, dönüşlerini, baskılarını, uykusuz bırakışlarını... Çok isterdim oğlum tüm o süreçleri daha anlamlı kılmayı... Her zaman söylemişimdir; hayatımdaki tek melek karnımdaki bebek. Şimdi izlerini taşıdığım o melek; benim bu anlamsız hayatıma hep hoş geldi, hep güzel geldi, hep nefes verdi... Şimdi bir es alalım, hayallerle gerçekleri bambaşka olanlar için. Evlatlarınızın kıymetini bilin!"



Ne yazık ki çok eksik yaşamış olmamdan dolayı hep yarım kaldım... Hep yarım kalmamdan dolayı hiç tamamlayamadım. Ve tüm bunların sonucunda ne zaman bir heyecanla beklesem, kursağımda kalıyor heyecanlarım... Öyle ilginç bir döngü işte.

O zaman bu bir itiraf yazısı olsun; oğlumun kokusunu hissettiğim her anıma...

Belki daha farklı yetiştirilseydim kırılgan olurdum caniçim. Belki daha farklı büyüseydim; farklı bir seçeneğim olsaydı bu şekilde kapatmazdım kendimi... Hani bazen bana bakıp "İçi farklı, dışı farklı." diyorlar ya... Haklı ya da haksız; ben şu hayatta bir tek bu şekilde ayakta kalmasını öğrendim. Ne kadar başarılı olduğum tartışılır elbet ama çok çabaladım be caniçim; çok, çok, çok... İnsanların basite indirgedikleri şeylere kocaman anlamlar yükleyip kendime sakladım onları. Masumiyeti ararken onlar; nasıl bir şeytana dönüşüverdiklerini izledim. Sonra kendi kendime söz verdim; bu hayatta ne hissediyorsam öyle yaşayacaktım ama ASLA kimsenin kalbiyle oynamayacaktım. Oynamadım da. Ne yaşarsam yaşayayım kızmadım; aksine hep anlamaya çalıştım. İyi mi yaptım, kötü mü yaptım bilmiyorum be caniçim... Ben bu dünya düzeni içerisindeki tüm kötülüklere rağmen; gülümsemeyi çok iyi bilirim. Kendi kendime her gün şunu söylerim: " Bozma kalbini Kübra'm" bozmadım, bozmayacağım da...

Ben şimdi şu koskoca şehirde durdum durdum da bir sana mı yandım? Ah o zaman bir şekilde iyi ki sana yandım. Delirir insan; neden bu kadar değerli olduğunu anlatsam. Fakat biliyorum bir yerde, onun da tam bir tarifi yok. İnsan bile bile yürür mü ateşe? Bile bile bırakır mı kendini uçuruma? Akıl dediğimiz şey var ya! Bir tek sonu sevgi olunca mı devre dışı bırakılıyor acaba? Bırakırmış; seninle anladım. Ben masumiyetimi korurken yıllardır aslında sen benden o masumiyetimi almıştın.

Her insanın masumiyete bir bakışı vardır bilir misin caniçim? Kimi der ki bir insanın en masum yeri; henüz kirletilmemiş elleridir, daha hiç öpülmemiş dudakları ve hiç yaşlanmamış gözleri... Kimisi için masumiyet söylenmemiş sözler iken, kimisi için saklanılmayan gerçeklerdir... Senin için masumiyet ne demek bilmiyorum ama benim için masumiyet İstanbul kadar dağınık, İstanbul kadar eski ama İstanbul kadar yorgun bir kavram. Bilirsin kaç savaşa ev sahipliği yaptı; kaç defa fethedildi de yıkılmadı bu şehir... Kimisine göre mağrur, kimisine göre kirli ama aslında en çok bu şehir masum. Öyle bir güzelliği var ki; içinde yaşarken boğuluyor insan bazen AMA öyle bir güzelliği var ki biraz uzaklaşsa deli gibi özlüyor insan. Çünkü bu şehir en çok huzurdur; soğuk gecelerde yalnızken insan...

Bu yüzden en masum hallerimi bu şehre sakladım ben! Hiç dolaşmadım bu şehrin kız kulesine bakan sokaklarında el ele mesela... Yanımda duracaksa birisi o gerçekten kalbimde hissettiğim insan olmalıydı ve ben ancak o insanla birlikte paylaşabilirdim, masumiyetimi sakladığım bu şehri... İşte bu yüzden önünden dahi geçmedim Galata Kulesinin, işte bu yüzden hiçbir erkeğin elleri tutamadı ellerimi ben Kız Kulesini izlerken... Ne yazık ki artık bir anlamı kalmadı bunların. Zira ben bir sabah vakti farkında dahi olmadan masumiyetimi kaybettiğimi anladım...

Benim masumiyetim; bir başkasının canını acıtmayan kalbimdeydi. Çünkü ben hayatım boyunca hiç kimseyi aldatmamış, aldatılmasına sebep olmamıştım. Ben kimsenin yalan bir hayat yaşamasına sebep olmamıştım, asla ama asla insanların yalan mutluluklarına gerekçe, sıradan ilişkilerine kılavuz olmamıştım. Biliyor musun, kötü bir insan olamamıştım. Ah be caniçim ahhh. Sen bir gün oturdun yanıma; bana nasıl kötü biri olduğumu anlattın tek bir cümle ile... Sen bir gece içerisinde tüm hayallerimi, beklentilerimi aldın benden... Kısacık bir anda; belki senin ya da diğer tüm insanların önemsemeyeceği bir anda beni aldın benden... İçimde kendime bile söylemekten çekindiğim bir umudum vardı hala bu hayata dair.... Biliyor musun dile getirmekten bile korktuğum bir gerçeğim vardı benim. Sen belki senin için önemsiz sayılabilecek bir şekilde benden aldın onu... Ve ben bunun farkında dahi değildim... İşin ilginç kısmı bunun sende farkında değildin...

En berbat olanı içimin acıması mı zannediyorsun, keşke herkes senin kadar güzel acıta bilseydi... En berbat olanı kaybetmiş olmam ve bu kaybediş için ne kendime ne de sana kızabiliyor olmam... Bu yüzden yüzleşip kendimle ağlayabilirdim. Bu yüzden o gün orada kendimi hiç açmadığım kadar çok açıp sarıldım birine; en güvendiğim kişiye, yani miniğime... Bu kadarı biraz ağır geldi, üzgünüm... Ve yine üzgünüm ki ne kaybettiğimi geri getirebilirim, ne bunu unutabilirim... O kısım kısır bir döngü... Zira belki de en büyük çaresizliğim caniçim diye sevmemdir seni...

Kafam da dönüp duran her bir ayrıntı arasında ufacık bir mutluluk yaşamaya çalışıyorum şimdi. Şimdi bu hayatta en değer verdiğim birkaç kişi arasında oluşuna bakıp gülümsüyor ve aynı zamanda, bir gün kalbimin en güzel yerinden acımasızca çekip gidecek olduğunu anlatmaya çalışıyorum kendime. Başka bir çıkışı yok ki bu yolun... Başka bir yolu bilmiyorum, bilmiyorsun...

Bambaşka bir yerden bakıyorum ben sana ve belki de bugün burada neden caniçim olduğunu anlatabilirdim sana. Ama bunu tercih etmiyorum; sebeplerim ben de kalsın, zira sen benim bunca kaybedişten sonra güvendiğim tek şeysin. Ben belki de seni koruyabilmek adına, belki hep kalbimin en güzel yerinde "Caniçim" olarak kalabil diye... Varlığında ya da yokluğunda hep duy diye... Uzak ya da yakın; iyi ya da kötü her koşul ve durumda seni kendime saklayacağımı bil diye; bir yerde bir şekilde sana hissettiğim bu içten sevgiyi hissedebil diye... Hep susacağım caniçim. Bana defalarca daha sorsan gene de sana cevap vermeyeceğim. Bildiklerim kendime yetiyor; bilmediklerin seni daha mutlu yapacak inan bana.

Bu biraz ağlayış olsun,  biraz anlayış... Biraz huzur olsun şimdi, biraz gülsün gözlerin... Ben senin gözlerinin ardında gördüğüm o huzursuzluğu bilirim. Ben geçip giden zaman içinde; seni bu kadar kendine saklayan hallerini bilirim. Omuzlarında taşıdığın yüklere rağmen; çabaladığın her bir şey için kalbinde yatan inançtan o güzel yüreğini öperim... Ben biliyorum caniçim biliyorum. Ardı arkası kesilmeyen o süreçler arasında nasıl güçlü kalmaya çalıştığını, bazen seni bunaltan ne varsa ardında bırakıp gitmek isteyen tarafını durduran vefakar yanını... Ben görüyorum, izliyorum ve güveniyorum sana. Her şey güzel olacak inan bana...

Şimdi gülümsüyorsun bana. Eminsin değil mi artık?
Haklısın. Doğru tahmindi.
Haklısın. Aynen öyle olmuştu.
Ama bunu benim ses tonumdan duymayacaksın.

Üzgünüm caniçim bazı gerçekleri bilmenin ya da duymanın kimseye bir faydası yoktur. Şimdi iyisi mi bırak ben saklayayım seni kalbimin en güzel yerinde ve sen de bana bir iyilik yap; oğlumun kokusunu aldığım hiçbir andan beni mahrum etme. Şimdi sen sus ve gülümse; sen gülünce şenleniyor benim evim. Şimdi sen sus ve kalbimin sesini dinle; en çıkmazda hissettiğin an da o kalp çarpıntım kılavuz olacak sana. Zira her zaman bileceksin ki; "O kalp çarpıntısının sahibi her zaman, en samimi yerinden dua edecek sana."

İyi ol, mutlu ol, huzurlu ol.
Ben senden hep daha da fazla seveceğim seni.

Güçlü ol, inançlı ol, hep böyle sakin ol.
Ben hep daha fazla özleyeceğim seni.

Uzak ol, yakın ol, yarım ol, tam ol.
Ben hep daha fazlası kadar hissedeceğim seni.

Ve şimdi inandığım ne varsa korkma yık bir bir.
Her yıkıntının ardından daha da inançla bakacağım sana.

Öyle böyle değil be caniçim. Ben seni çok güzel sevdim.
Öylesine değildi caniçim. Öylesine değildi.

Şimdi sen vurdumduymaz hallerime tanık ol.
Çünkü benim peri masalımdaki gerçeklik bu kadardı.

Sen git caniçim, ben yarım kalmışlığı da bilirim.
Sen git caniçim, ben yokluğunda da aynı şeyleri hissedebilirim.
Sen git caniçim, ben nasıl olsa senin gözlerinde gördüğümü bilirim.

Caniçim diye sevdiğim.
Tarifi olmayan her ne varsa bana kalsın.
Sen sadece bilmen gerekeni bil.

Yani bir şekilde bir yerde, daima; hep hissedebileceğin, hissettiğinde ise huzurla gülümseyebileceğin bir şekilde seni önemsiyor olacağım...

Kendine iyi davran Caniçim...

"kubraslisen"