17 Temmuz 2017 Pazartesi

"Bi düşün"

Merhabalar Sevgili Okuyucu...

Bugün de kalemimizi durdurmaya çalışanlara inat; bugün de duygularımızı sönürmeye çalışanlara inat daha güzel bakalım istiyorum dünyaya... İnsanların garip hırsları, boş beklentileri ve haybeden yaşantılarına rağmen biz dolu dolu yaşayalım istiyorum...

Bazı geceler kendini dışarı atıp sabaha kadar dolaşırım bu şehrin dar ve bozulmuş yollarında... Her bir kaldırım taşı yaşanmışlık taşır bana göre... Bazı sokak aralarında hızla yürüyen orta yaşlı amcalar olur; onlar genelde ek işlerinden dönen üç çocuk babası fedakar adamlardır. Bazı sokaklarda apartman boşluklarına saklanmış çocuklar olur; 3 5 genç birarada genelde ne yaparlar ki? Bazılarının olduğu yerden bir duman yükselir, bazılarının olduğu yerde çekirdek çöpleri vardır, kahkaha sesleri eşliğinde...

Bu şehrin sokakları sanıldığı kadar korkutucu değildir aslında; gözlerinizi açıp bakmasını biliyorsanız şayet... Bu şehrin sokakları yeterince yorgun, yeterince yıpranmış, yeterince yara almış... İnsanları gibi...

İstanbul'u, İstanbul yapan o dar ve kirlenmiş sokakları...
İstanbul'u, İstanbul yapan o yorgun ve yıpranmış insanları...

Ve ben bu şehrin müptelası...

Bazı geceler şehrin en kuytu köşesinde bir yer edinip kendime yıldızları izliyorum sabaha kadar... Gecenin sakinliğini, dinginliğini... Ay ışığının aydınlattığı yüzümle bekliyorum güneşin doğuşunu...

Sonra insanlar çıkıyor bir bir yüksek katlı apartmanlarının ufacık dairelerinden; uykulu, telaşlı, yorgun... İnsan bütün gece uyuyup da nasıl yorgun kalkar? Bunu en iyi İstanbul insanı bilir. Başkalarının çok önemli işlerinin devam edebilmesi için kapasitemizden çok çok daha fazlası kadar çalışmak için koşarız her sabah... Tabi bu biraz da bizim yaşamımızı devam ettirmemiz için gerekli ya... Neyse boşversenize...

Diyorum ki... Her gün yüzlerce insanın yüzüne bakıyorum... Sokakta çiçek satan bir çingeneye, kucağında ufacık bir bebekle elini açmış dilenen bir anneye... Okula giden genç bir kıza, ellerinde sigara ile hızlı hızlı giden birkaç genç oğlana... Ayağında topukluları, bir kolunda el çantası bir kolunda laptopu koştura koştura bir toplantıya yetişmeye çalışan kadınlara, markette kasiyerlik yapanlara, günde yüzlerce hastaya bakan bir doktora, hemşireye, hala sokakları süpüren çöpçü amcaya, çarşı iznine çıkmış bir askere, devriye dolaşan bir polise, belki bazen bir hırsıza, bir suçluya, bazen bir masuma...

Hep bakıyorum... Gözlerine bakıyorum en çok... İnsanın yüzüne baktığınızda alıyorsunuz yaşanmışlıklarını, gözlerine baktığınızda ise okuyorsunuz satır satır hayatlarını... Baktığım yüzlerce insanın gözlerinde bir parça mutluluk arıyorum, arıyorum ama bulamıyorum... İnsanların bu kadar mutsuzluk içerisinde nasıl hayatlarını devam ettirebildiklerine bakıyorum... Yaşıyorlar işte; Allah'a emanet. Yaşamak zorunda oldukları için yaşıyorlar, başka türlü yaşamaya bilmedikleri için, başka bir yolu olmadığı için...

Ama bence...

Bir gün bırakın her şeyi. Oturun da bir düşünün; bir robottan ne farkınız var? Bir gün oturun ve kendinize vakit ayırın; kendinizi dinleyin, kitap okuyun, film izleyin, hiç gitmediğiniz bir yere gidin... Ne bileyim ya sizi gerçekten mutlu edecek bir şeyler yapın. Durmayın öyle yaşayın ya harbiden yaşayın. Azıcık gülsün ulan gözleriniz... Biz ne ara bu kadar mutsuz bir toplum haline geldik... Biz ne zaman değer bilmez, kıymet bilmez bir hale geldik...

Şu sıralar hayatımın her alanında mutlu olmakla meşgulüm bu yüzden. Yaşadığım ya da yaşayabileceğim tüm sıkıntılara göz kırpıp işime bakıyorum. Beni ne mutlu ediyorsa, ötesini berisini düşünmeden ona koşuyorum. Hayatımda kim varsa, onlara sonsuz sevgimi sunup bir karşılığı olur mu olmaz mı, düşünmüyorum. Çünkü hala daha birilerine değer verebilecek kadar güzel bir kalbim var... Çünkü ötesini berisini düşünmeden yaşamak için çok nedenim var. Çünkü mutlu olmak için çok az zamanım var...

Sen de bir düşün okuyucu, ne kadar seviyorsun bu hayatı? Ne kadar mutlusun? En son ne zaman kalpten birine değer verip, ona onu sevdiğini söyledin? En son ne zaman birine sarıldın? En son ne zaman samimiydin birine karşı?

Bir düşün istersen... Bir düşün !


Sevgiyle kal,
Mutlu kal,
Hoş kal okuyucu...

26 Mayıs 2017 Cuma

Oysa Ki Caniçim..


Oysa henüz bize ait bir şarkımız bile yok Caniçim…
El ele yürüdüğümüz bir sokak, önünden geçip de gülümsediğimiz güzel bir manzaramız yok…
İzlediğimiz bir film, gittiğimiz bir sinema salonu, kayalıklarına oturup denizi izlediğimiz bir sahil, çay içtiğimiz bir çay bahçesi yok…

Oysa bize ait; ikimizi anlatan hiçbir şey yok Caniçim.
Bir resmimiz yok, herhangi bir mesajlaşmamız, uzun uzun konuşmuşluğumuz yok… Telefon rehberine kaydedebileceğimiz bir sıfatımız yok.
Yani aslında sen ve beni ortak bir paydada buluşturabilecek “Biz” kavramı yok.

Sormazlar mı insana? Madem ortak hiçbir şeyiniz yok; nasıl aşık oldun? Demezler mi insana; bu insan ne yaptı da sana; ondan kopamaz oldun? Sorarlar, sorarlar da bir cevap alamazlar… Neden biliyor musun?
Çünkü bazen hiçbir sebebi yoktur; biri gelir kalbinin en güzel yerine taht kuruverir. Biri gelir hayatını alt üst eder, dengeni bozar, neşeni alır yerine koskoca bir boşluk koyar… Biri gelir ve sen o geldiği için müthiş bir mutluluk duyarsın; deli gibi acı çekerken. Biri gelir; hiç gitmesin istersin… Biri gelir; gideceğini bile bile yine de seversin… Neden sevdiğini bilmezsin ama seversin. Körü körüne, bile bile; seni en ince yerinden sızlatacağını…

Bu yüzden söylerim hep Caniçim; “Aşk bir mantık hatasıdır.”

Aşk aptallıktır, aşk gözlerinin bu dünyadaki her insana kör, tek bir insana gökyüzü olmasıdır. Aşk bir kaybediştir, aşk yalvarıştır, yakarıştır, yanıştır en çok. Asla bir arada göremezsin gerçekten sevenleri; çünkü onların hikayeleri asla “Mutlu Son” ile bitmez. Mutlu son diye bir şey var mıdır? Aşıklar bunu bilmez. Hasreti bilir, acıyı bilir, cayır cayır yanarken içi gene de gülümsemeyi bilir. Kimse anlamasın diye gözlerini kaçırmayı, kimse duymasın diye daha kısık sesle konuşmasını bilir…

Aşk, biraz yaşanmışlıksa şayet, koskocaman bir yaşanmamışlıktır.

Oysa bizim bir hikayemiz bile yok Caniçim.
Oysa seninle beni “Biz” yapabilecek hiçbir sebep yok.
Oysa sen bambaşka bir dünyada inandıklarınla yaşarken; beni öylece bir kenara bırakıp gidebilirsin.
Oysa sen; canımı acıtmaktan hiç çekinmezmişsin. Oysa sen, benim gördüğüm gözlerdeki o insan değilmişsin. Oysa, oysa, oysa…
Bana yanıldığımı ispatlamaya çalışan kötü kalpli adamın tekisin.

Çok şeyin farkındayım; hiçbir şeyin farkında değilsin.
Çok şeyi sindirebilirim de; bu halini... Sanmıyorum!
Çok şeyden vazgeçerim de; kalbimde hissettiğimden…

Oysa Caniçim; ben bir adam tanımışım, kendi hayatına yön veren. Oysa ben bir adam tanımışım, yok saymayı çok iyi bilen. Oysa bir yalancı tanımışım; beni daha farklısına inandırmaya çalışan.

Oysa hissettiklerim bir hiçmiş senin için.
Ve hissettiklerin hevesmiş; hayatın için.

Canın sağolsun be…
Keşkelerime, oysalarımı da ekler; ben yoluma devam ederim.

Sen geç kalma Caniçim…



24 Mayıs 2017 Çarşamba

"Keşke Be Caniçim Keşke"

"Hadi başlayalım o zaman"

Yıllar öncesinde bir gündü gözleri gözlerime değdiğinde... Yıllar ama yıllar öncesindeydi; ben dağınık saçlarım, tutamadığım gözyaşlarım ve o gözyaşlarımı gizlemek için ellerimle yüzümü kapattığım bir zamanda; nereye gittiğimi bilmediğim ama anlamsızca yürüdüğüm bir sokakta...

İşte o gün orada o sokağı dönerken ben, bir çocuk çıkıyordu bir evin kapısından... Aslında sorsan ne o yolu, ne çıktığı o kapıyı hatırlamıyorum biliyor musun? Ama kısa bir an vardır ya hani; öylesine önemsiz, dikkat çekmeyen; bir kesit gibi hiçbir zamanda unutulmayan... İşte öyle bir anda ilginç bir şekilde göz göze gelmiştik... Halbuki başımı kaldırıp hiçbir yere bakamıyordum ben. Ağlamaktan şişmiş gözlerimi sakinleştirmeye, şu halimi kimsenin görmemesine ama aynı zamanda nefes almaya çalışıyordum. Gözüm kimseyi görecek değildi ama bir şekilde o çocuğun gözlerini gördü... 

O gün orada gözleri gözlerime değen bir çocuk vardı ve ben o çocuğun bana bakışını yani 3 saniye içerisinde hissettirdiklerini hiç unutmadım. O bakışa karşılık başımı önüme eğip daha hızlı yürüyüşümü unutmadım. Yemin ettim beni bu derece acıtan hiçbir meseleyi unutmamaya çünkü. Yemin ettim, bir daha aynı durumda olmamak için. Yemin ettim çünkü, hiç tanımadığım bir adamın gözleri bir daha bana öyle baksın istemedim.


Aradan yıllar geçti ve ben aynı bakışları bir gece yarısı tekrar gördüm. Bir gece yarısı bu kez tam karşımda durmuş bana bakarken gördüm... İlk başta anlam veremedim bu tanıdık bakışlara... Sinir oldum hatta; sanki aynı şeyi tekrar ama tekrar yaşıyormuşum gibi... O bakışların sahibi ile bir şekilde yeniden ama yeniden bir araya gelmek zorunda kaldığımda ise anladım; tuhaf bir rastlantıydı ama yıllar önce bana bakan o gözler şimdi tam karşımda durmuş, beni inceliyordu. İşte bu durum nefret edilesi bir tesadüftü; çocukluğumun en berbat halini gören biriydi o adam çünkü...

Belki de bu yüzden; bu durumu fark edebildiğimden bakamadım gözlerine hiç uzun uzun... Hep kapattım, hep kaçırdım, hep sakladım... Ben yıllardır gözlerimi insanlardan saklardım ama bu bambaşka bir durumdu. Saçmaydı, imkansızdı hatta imkansız ötesi bir şeydi... İnsan delirecek gibi oluyor düşününce... Zira yıllar önce bana tesadüfen bakan o gözlere şimdi bakamıyordum bile...

Ama düşününce soruyor insan kendine; şayet o zaman bakışları bana değen adamdan kaçmasaydım, o da diğer herkes gibi hüngür hüngür ağlayan küçücük bir kız çocuğuna yardım etmek isteseydi ne olurdu? Şayet orada kalsaydım ne olurdu? Gittiğimde ne oldu? Bir adam, bir kadını gördü; gözleri yaşlı. Sonra kadın başını eğip devam etti yoluna, uzak dur benden der gibi. Sonra o adam yoluna devam etti. Sonra...

Sonra...

Sonra...

Çok sonra... O küçük kız çocuğu büyüdüğünde, nice yaralara ev sahipliği yaptığında yüreği, artık hissedemiyorken hiçbir şeyi,yorulmuşken yeterince ve çekmişken kendini bir köşeye... 

Çok sonra... O küçük erkek çocuğu büyüdüğünde; yaşayabileceği birçok şeyi yaşamış, biraz yorulmuş, biraz kırılmış, biraz vazgeçmişken, hayatının iplerini eline alıp onu bir düzene sokmaya çalışırken, planladığı o hayata adım atacakken, gözlerini o hayat dışında kalan her şeye kapatmışken...

Bir kadını gördü adam; sürekli gülen, gülümseten... Hayatla dalga geçen... Bir kadını gördü ve neşesinin ötesine geçip kalbine dokundu onun. Bunu nasıl başardı kendi de bilmiyordu ama o kadının kalbine ulaşabilmişti işte... 

Sonra bir adamı gördü kadın; yıllar önce ağlayan o kız çocuğuna bakan o gözleri gördü. Yıllar sonra bir gün; ufacık bir anda gözlerine değen gözleri görmek ve onu fark edememek... Bu kadar neşeli bir insandan başka türlüsü beklenemezdi zaten. Bu yüzden kadın işine baktı, yoluna baktı, dalgasına baktı ama adama bakmadı. Bakmamaya çalıştı...

Şimdi düşünüyorum da, hayat ne garip; bazen birileri ile aramızda kocaman bir bağ oluyor ve o bağ biz farkında dahi olmadan kuruluyor... Şimdi düşünüyorum da; hayat ne kadar acımasız değil mi? Kader dediğimiz şey ne kadar korkusuz...

Şimdi aynı adam, aynı gözlerle bakıp neler diyor bana? Şimdi o küçük kız çocuğu bir zamanlar arkasını dönüp gittiği o çocuğun mutluluğunu mu istiyor?

Şayet hayat yollarımızı çok çok daha önce birleştirebilseydi caniçim, bu hikayenin sonu böyle bitmezdi. Şayet bir zamanlar kısacık bir an için gözlerime değen gözlerin beni bulabilseydi, senden daima kaçırdığım gözlerim anlatabilseydi çok şeyi daha farklı olurdu değil mi?

Bu yüzden şimdi söyleyebilirim bunu. "Keşke" daha önce görseydi gözlerin beni, "Keşke" daha önce baksaydı gözlerim sana...

Ben şimdi şu halimle sana nasıl bir sevgi besleyebiliyorum bilmiyorum ki..
Bir de başka türlüsünü düşünmek var ya... Orası bir uçurum işte; durup durup kendimi bıraktığım...

Ben seni neden bu kadar önemsiyorum, nasıl anlatayım? Ben seni neden bırakamıyorum? Ben neden bu kadar acı çekiyorum? Ben neden konu sen olunca kendimi hep durdurmak zorunda kalıyorum?

Keşke kalmasam, keşke susmasam, keşke sarılabilsem, keşke ne kadar önemli olduğunu anlatabilsem? Keşke yaşayabilsem caniçim, keşke yaşayabilsem...

Keşke tüm günün yorgunluğundan sonra akşam evine döndüğünde sarılıp huzurla uyuyacağın insan olabilseydim. Keşke kavga ettiğin, kızdığın, kırdığın ama asla kıyamadığın olabilsem... Keşke tek derdim sen olsan. Keşke gözümü geride kalan herkese kapatıp yalnızca sana açabilsem. Gözümü her kapattığımda seni görsem, gözümü her açtığımda senden başka kimseyi görmesem... Keşke sakarlıklarıma tahammül eden sen olsan... Keşke ağladığımda, güldüğümde, üzüldüğümde ya da öfkelendiğimde yanımda sen olsan. Keşke sana satırlarca, sayfalarca yazsam, yazabilsem özgürce... Keşke gülüşlerine sebep olabilsem... Keşke her gün biraz daha fazla sana yaklaşırken ben, her gün biraz daha fazla uzaklaşmasan bana... Keşke beni alsan saklasan, kimselere bırakmasan... Keşke beni bir başkasına vermesen mesela...

Keşke anlasan be caniçim.

Keşke anlasan keşke...


Bak bu cümle ne kadar büyük bir çaresizlik. Bak orası nasıl bir dipsiz kuyu... Düşünsene bir...

Düşünsene caniçim... Başka bir açıdan bakıp bir düşünsene... Her şeyi bir yana bırak da düşün be caniçim... Bir gün bir başkasının elleri değerse ellerime acımaz mı için? Öylece bırakıp gidecek ve mutlu olmamı isteyeceksin... Bunun ne demek olduğunu biliyorsun değil mi? Kokumu bırakacaksın bir başkasına, tenimi bırakacaksın, kalbimi alıp avuç içlerine bir başkasına mı bırakacaksın? Bunu nasıl yapacaksın? Sırf sen öyle istiyorsun diye ben bunu nasıl yapacağım? İnsan sevdiği biri için ne kadarına tahammül edebilir?

Bir düşün caniçim...

Keşke demek pişmanlık mıdır? İnanmak mıdır? Keşke demek hayal kurmak mıdır?
Bu hayattaki tek keşkemsin caniçim. Bu yüzden sana seni nasıl sevdiğimi, sevebileceğimi anlatmayacağım. Sadece tek bir cümle kurabilirim sana...

Keşke "O" sen olsaydın ve keşke aynı cümleyi sen de kurabilseydin...

Ben oğlumun kokusunu hissettiğim hiçbir andan vazgeçmeyeceğim...
Ve sen bir gün mutlaka beni bir başkası sarsın isteyeceksin...

Oysa ki ben seni böyle hayal etmemiştim.

Karşıma geçip "Sen çok daha fazlasını hak ediyorsun." cümlesini kurmanı istemedim. Bu cümle "Bırak beni." demekti çünkü. Bu cümle " Sevme beni!" demekti. "Aşık olma bana!" demekti. Sanki senden çok çok farklı bir beklentim varmış gibi... Sanki bir başkasına gitmemi istiyormuşsun gibi...

Sevilmemeyi bilirim ben caniçim; yarım kalmayı, kandırılmayı, yıkılmayı... Bilirim tüm bunları ama seni böylesine sevebilen birine kapatıp kendini "Başkasına Git!" denmesini bilmiyorum... Ben onun nasıl bir düşünce olabileceğini bilmiyorum... Özür dilerim; böyle gitmesini bilmiyorum...

Bugünlerde yolum aşktan geçiyor ya da aşk yanı başımdan hızlıca geçip gidiyor... Ben sadece izliyorum, bekliyorum ve sessiz kalıyorum... Bu beni hasta ediyor. Konuşamadıklarım içimde dağ olup büyüyor, konuştuklarım yine beni yaralıyor... Korkmasam anlatırdım çoğu şeyi ama anlatmak şimdi benim için bir intihar gibi... Konuşmak bir intihar gibi...

Affet beni Caniçim; bu yolu ben seçmedim. Affet; böyle olsun istemedim..

Keşke bir gün; sadece bir gün seni doyasıya yaşayabilseydim...
Keşke bir gün korkmadan her şeyi söyleyebilseydim...
Keşke seni sevmeme izin verebilseydin...

Kendine iyi davran Caniçim; dua edenin var buralarda bir yerlerde ama gerçekten gözlerinin içine bakan olur mu bilmiyorum... Bu yüzden önce sen kendine iyi davran olur mu Caniçim...

Seni her şeye rağmen; düşündüğünden daha fazla...


-kubraslisen






18 Mayıs 2017 Perşembe

"Caniçim"

Bazen istiyorsun aslında içinde ne varsa korkmadan söylemeyi... Bazen karşında durup seni çözmeye çalışırken biri; kapatıp gözlerini saklıyorsun kendini... Çünkü biliyorsun; başka türlüsü yakacak sevdiğini... Ki o yanlış, cehennem misali...

Kabullenmek elbette zordur bazı şeyleri ve pek tabii  kabullendiklerinle yaşamak da zordur; zira onlar mutlulukla karışık birer acıdan ibarettir. Zaman insana hayal etmemesini çok güzel öğretir. Büyüdükçe ve olgunlaştıkça daha seçici olur insan ama aynı zamanda daha da beklentisizdir. Yaşadıklarına bağlıdır biraz. Biraz da; yaşayamadıklarına...

Geçenlerde bir fotoğrafımı paylaşmıştım instagramda; resmim de hamileydim ve altına şöyle not düşmüştüm; "Çok eksik yaşadım, çok tamamlanmamış, çok yarım kalmış... Çok terk edilmiş, çok yok sayılmış... Bu resim bu yüzden kalsın burada. Çünkü çok isterdim bir kez daha; daha sağlıklı, daha heyecanlı, mutlu, inançlı... Seni içimde hissetmeyi, tekmelerini, dönüşlerini, baskılarını, uykusuz bırakışlarını... Çok isterdim oğlum tüm o süreçleri daha anlamlı kılmayı... Her zaman söylemişimdir; hayatımdaki tek melek karnımdaki bebek. Şimdi izlerini taşıdığım o melek; benim bu anlamsız hayatıma hep hoş geldi, hep güzel geldi, hep nefes verdi... Şimdi bir es alalım, hayallerle gerçekleri bambaşka olanlar için. Evlatlarınızın kıymetini bilin!"



Ne yazık ki çok eksik yaşamış olmamdan dolayı hep yarım kaldım... Hep yarım kalmamdan dolayı hiç tamamlayamadım. Ve tüm bunların sonucunda ne zaman bir heyecanla beklesem, kursağımda kalıyor heyecanlarım... Öyle ilginç bir döngü işte.

O zaman bu bir itiraf yazısı olsun; oğlumun kokusunu hissettiğim her anıma...

Belki daha farklı yetiştirilseydim kırılgan olurdum caniçim. Belki daha farklı büyüseydim; farklı bir seçeneğim olsaydı bu şekilde kapatmazdım kendimi... Hani bazen bana bakıp "İçi farklı, dışı farklı." diyorlar ya... Haklı ya da haksız; ben şu hayatta bir tek bu şekilde ayakta kalmasını öğrendim. Ne kadar başarılı olduğum tartışılır elbet ama çok çabaladım be caniçim; çok, çok, çok... İnsanların basite indirgedikleri şeylere kocaman anlamlar yükleyip kendime sakladım onları. Masumiyeti ararken onlar; nasıl bir şeytana dönüşüverdiklerini izledim. Sonra kendi kendime söz verdim; bu hayatta ne hissediyorsam öyle yaşayacaktım ama ASLA kimsenin kalbiyle oynamayacaktım. Oynamadım da. Ne yaşarsam yaşayayım kızmadım; aksine hep anlamaya çalıştım. İyi mi yaptım, kötü mü yaptım bilmiyorum be caniçim... Ben bu dünya düzeni içerisindeki tüm kötülüklere rağmen; gülümsemeyi çok iyi bilirim. Kendi kendime her gün şunu söylerim: " Bozma kalbini Kübra'm" bozmadım, bozmayacağım da...

Ben şimdi şu koskoca şehirde durdum durdum da bir sana mı yandım? Ah o zaman bir şekilde iyi ki sana yandım. Delirir insan; neden bu kadar değerli olduğunu anlatsam. Fakat biliyorum bir yerde, onun da tam bir tarifi yok. İnsan bile bile yürür mü ateşe? Bile bile bırakır mı kendini uçuruma? Akıl dediğimiz şey var ya! Bir tek sonu sevgi olunca mı devre dışı bırakılıyor acaba? Bırakırmış; seninle anladım. Ben masumiyetimi korurken yıllardır aslında sen benden o masumiyetimi almıştın.

Her insanın masumiyete bir bakışı vardır bilir misin caniçim? Kimi der ki bir insanın en masum yeri; henüz kirletilmemiş elleridir, daha hiç öpülmemiş dudakları ve hiç yaşlanmamış gözleri... Kimisi için masumiyet söylenmemiş sözler iken, kimisi için saklanılmayan gerçeklerdir... Senin için masumiyet ne demek bilmiyorum ama benim için masumiyet İstanbul kadar dağınık, İstanbul kadar eski ama İstanbul kadar yorgun bir kavram. Bilirsin kaç savaşa ev sahipliği yaptı; kaç defa fethedildi de yıkılmadı bu şehir... Kimisine göre mağrur, kimisine göre kirli ama aslında en çok bu şehir masum. Öyle bir güzelliği var ki; içinde yaşarken boğuluyor insan bazen AMA öyle bir güzelliği var ki biraz uzaklaşsa deli gibi özlüyor insan. Çünkü bu şehir en çok huzurdur; soğuk gecelerde yalnızken insan...

Bu yüzden en masum hallerimi bu şehre sakladım ben! Hiç dolaşmadım bu şehrin kız kulesine bakan sokaklarında el ele mesela... Yanımda duracaksa birisi o gerçekten kalbimde hissettiğim insan olmalıydı ve ben ancak o insanla birlikte paylaşabilirdim, masumiyetimi sakladığım bu şehri... İşte bu yüzden önünden dahi geçmedim Galata Kulesinin, işte bu yüzden hiçbir erkeğin elleri tutamadı ellerimi ben Kız Kulesini izlerken... Ne yazık ki artık bir anlamı kalmadı bunların. Zira ben bir sabah vakti farkında dahi olmadan masumiyetimi kaybettiğimi anladım...

Benim masumiyetim; bir başkasının canını acıtmayan kalbimdeydi. Çünkü ben hayatım boyunca hiç kimseyi aldatmamış, aldatılmasına sebep olmamıştım. Ben kimsenin yalan bir hayat yaşamasına sebep olmamıştım, asla ama asla insanların yalan mutluluklarına gerekçe, sıradan ilişkilerine kılavuz olmamıştım. Biliyor musun, kötü bir insan olamamıştım. Ah be caniçim ahhh. Sen bir gün oturdun yanıma; bana nasıl kötü biri olduğumu anlattın tek bir cümle ile... Sen bir gece içerisinde tüm hayallerimi, beklentilerimi aldın benden... Kısacık bir anda; belki senin ya da diğer tüm insanların önemsemeyeceği bir anda beni aldın benden... İçimde kendime bile söylemekten çekindiğim bir umudum vardı hala bu hayata dair.... Biliyor musun dile getirmekten bile korktuğum bir gerçeğim vardı benim. Sen belki senin için önemsiz sayılabilecek bir şekilde benden aldın onu... Ve ben bunun farkında dahi değildim... İşin ilginç kısmı bunun sende farkında değildin...

En berbat olanı içimin acıması mı zannediyorsun, keşke herkes senin kadar güzel acıta bilseydi... En berbat olanı kaybetmiş olmam ve bu kaybediş için ne kendime ne de sana kızabiliyor olmam... Bu yüzden yüzleşip kendimle ağlayabilirdim. Bu yüzden o gün orada kendimi hiç açmadığım kadar çok açıp sarıldım birine; en güvendiğim kişiye, yani miniğime... Bu kadarı biraz ağır geldi, üzgünüm... Ve yine üzgünüm ki ne kaybettiğimi geri getirebilirim, ne bunu unutabilirim... O kısım kısır bir döngü... Zira belki de en büyük çaresizliğim caniçim diye sevmemdir seni...

Kafam da dönüp duran her bir ayrıntı arasında ufacık bir mutluluk yaşamaya çalışıyorum şimdi. Şimdi bu hayatta en değer verdiğim birkaç kişi arasında oluşuna bakıp gülümsüyor ve aynı zamanda, bir gün kalbimin en güzel yerinden acımasızca çekip gidecek olduğunu anlatmaya çalışıyorum kendime. Başka bir çıkışı yok ki bu yolun... Başka bir yolu bilmiyorum, bilmiyorsun...

Bambaşka bir yerden bakıyorum ben sana ve belki de bugün burada neden caniçim olduğunu anlatabilirdim sana. Ama bunu tercih etmiyorum; sebeplerim ben de kalsın, zira sen benim bunca kaybedişten sonra güvendiğim tek şeysin. Ben belki de seni koruyabilmek adına, belki hep kalbimin en güzel yerinde "Caniçim" olarak kalabil diye... Varlığında ya da yokluğunda hep duy diye... Uzak ya da yakın; iyi ya da kötü her koşul ve durumda seni kendime saklayacağımı bil diye; bir yerde bir şekilde sana hissettiğim bu içten sevgiyi hissedebil diye... Hep susacağım caniçim. Bana defalarca daha sorsan gene de sana cevap vermeyeceğim. Bildiklerim kendime yetiyor; bilmediklerin seni daha mutlu yapacak inan bana.

Bu biraz ağlayış olsun,  biraz anlayış... Biraz huzur olsun şimdi, biraz gülsün gözlerin... Ben senin gözlerinin ardında gördüğüm o huzursuzluğu bilirim. Ben geçip giden zaman içinde; seni bu kadar kendine saklayan hallerini bilirim. Omuzlarında taşıdığın yüklere rağmen; çabaladığın her bir şey için kalbinde yatan inançtan o güzel yüreğini öperim... Ben biliyorum caniçim biliyorum. Ardı arkası kesilmeyen o süreçler arasında nasıl güçlü kalmaya çalıştığını, bazen seni bunaltan ne varsa ardında bırakıp gitmek isteyen tarafını durduran vefakar yanını... Ben görüyorum, izliyorum ve güveniyorum sana. Her şey güzel olacak inan bana...

Şimdi gülümsüyorsun bana. Eminsin değil mi artık?
Haklısın. Doğru tahmindi.
Haklısın. Aynen öyle olmuştu.
Ama bunu benim ses tonumdan duymayacaksın.

Üzgünüm caniçim bazı gerçekleri bilmenin ya da duymanın kimseye bir faydası yoktur. Şimdi iyisi mi bırak ben saklayayım seni kalbimin en güzel yerinde ve sen de bana bir iyilik yap; oğlumun kokusunu aldığım hiçbir andan beni mahrum etme. Şimdi sen sus ve gülümse; sen gülünce şenleniyor benim evim. Şimdi sen sus ve kalbimin sesini dinle; en çıkmazda hissettiğin an da o kalp çarpıntım kılavuz olacak sana. Zira her zaman bileceksin ki; "O kalp çarpıntısının sahibi her zaman, en samimi yerinden dua edecek sana."

İyi ol, mutlu ol, huzurlu ol.
Ben senden hep daha da fazla seveceğim seni.

Güçlü ol, inançlı ol, hep böyle sakin ol.
Ben hep daha fazla özleyeceğim seni.

Uzak ol, yakın ol, yarım ol, tam ol.
Ben hep daha fazlası kadar hissedeceğim seni.

Ve şimdi inandığım ne varsa korkma yık bir bir.
Her yıkıntının ardından daha da inançla bakacağım sana.

Öyle böyle değil be caniçim. Ben seni çok güzel sevdim.
Öylesine değildi caniçim. Öylesine değildi.

Şimdi sen vurdumduymaz hallerime tanık ol.
Çünkü benim peri masalımdaki gerçeklik bu kadardı.

Sen git caniçim, ben yarım kalmışlığı da bilirim.
Sen git caniçim, ben yokluğunda da aynı şeyleri hissedebilirim.
Sen git caniçim, ben nasıl olsa senin gözlerinde gördüğümü bilirim.

Caniçim diye sevdiğim.
Tarifi olmayan her ne varsa bana kalsın.
Sen sadece bilmen gerekeni bil.

Yani bir şekilde bir yerde, daima; hep hissedebileceğin, hissettiğinde ise huzurla gülümseyebileceğin bir şekilde seni önemsiyor olacağım...

Kendine iyi davran Caniçim...

"kubraslisen"



12 Mayıs 2017 Cuma

Son Defa!

Merhaba Sevgili Okuyucu...

Dönüp duran şu dünya içerisinde, nefes alış verişlerimizin ne kadar değerli olup olmadığını sorguluyorum şu sıralar... Öyle ki akan zaman içerisinde ne kadar samimi yaşadığımız ya da yaşattığımız bir muamma...

Zaman çoğu anlarda bize sadece yara... Hep yaşıyoruz iyi ya da kötü bir şeyler... Hepsine karşı gülümseyip ayakta kalmaya çalışıyor ve bazen bize yara olan şeyleri sadece pansuman edebiliyoruz... Diyoruz ki; "Zaman her şeyin ilacıdır.". Oysa bu koskoca bir yalandır. İlaç değildir zaman; merhem hiç değildir. Zaman insana sadece bazı şeyleri geride; biraz daha geride bırakmayı öğretir. Zira insan zaman içerisinde yaşadıklarından daha kötüsünün de olduğunu öğrenir.


Zaman, zaman, zaman... Ahhh zaman... Şimdi düşünüyorum da 27 yılıma neler sığdırdım; neler neler... Her acı da bundan daha büyüğü olamaz derken, hayat bir tokat gibi yüzüme çarptı; hiçbir zaman daha azı veya daha çoğu olamayacağını... Hep daha fazlası olabilirdi ve yaşananların hepsi insanın en derinlerinde hep bir iz gibi duruverirdi...

Son bir yılda yaşadıklarım, yazdıklarım, hissettiklerim... Dönüp dönüp baktığım acı birer hatıradan ibaret şimdi... Bazen ileri doğru gitmeye çalışırken önüme sadece bir engel, bazen sadece bir kılavuz... Önemli olan; bilincinde olmak; yaşanan her şeyin...

Artık biliyorum ki aradığım o samimiyet bu dünya üzerinde bulamayacağım tek şey... İsterdim ki kalbim kadar temiz düşlerimin arasından baktığım, (ya da!) bakmaya çalıştığım o insanlar gözlerimdeki inanma isteğini görsün... İsterdim ki kalbimi sınırsızca açmaya meyilliyken ben; olur olmadık parçalamasınlar beni. Her gelen bir parça daha fazla aldı; her gelen biraz daha fazla acıtarak gitti.






İnanmayı istemek benim tercihimdi; acıtmayı seçmek onların.





Bazen biri geçiyor karşıma ve bana diyor ki: "Korkuyor musun benden?" Diyemiyorum ki; "Nasıl korkmayayım ulan her gelen daha kötüsünü yaşatarak gidiyor." Diyemiyorum ki; "Nasıl korkmayayım ulan!" Diyemiyorum işte; diyemiyorum. Sadece susup bakıyorum; öyle boş öyle anlamsız... İnsanların olur olmadık savurdukları yargılarına karşı hep sessiz kalmayı tercih ediyorum. Şimdilerde bir sığınak edinip kendime; kendimi saklıyorum geride kalan her şeyden.

Bir haftadır aynı şeyleri düşünüp duruyorum ve diyorum ki kendime; "Artık zamanı geldi, haydi kalk artık." Şimdilerde hep bahsettiğim o melek kalbime, çiçek ruhuma yakışanı, asıl güzel duranı, hak ettiğini vermenin peşindeyim. Şimdi bir uçurumun en uç noktasında durmuşum öylece; yüzüme vuran esintiye gülümsüyorum sadece.


Son bir haftadır "Dur!" deyip zamana; durdurdum yaşadıklarımı ve dahi yaşayacaklarımı... Her akşam bir şekilde yanımda olan sığınağım; çocukluğum, olgunluğum, anneliğim... Bazen deliliğim, bazen sakinliğim... Ben ilk defa en güçsüz yanımı birine emanet ettim ve sen o halimi korumak için beni bir şekilde hep izledin... Şimdi istiyorum ki; beni tanıdığın gibi kalayım... Şimdi istiyorum ki son defa ağlamış olalım... Şimdi son defa inanmış, son defa yaralanmış olalım ve ayağa kalkalım.

Ne sormuştun sen bana; "Aşık mı oldun?". Sana hiç yalan söylemedim be küçüğüm... Gene de söyleyemedim. Ama biliyor musun şimdi daha güçlüyüm. Şimdi daha sağlam basıyor ayaklarım yere. Çünkü son defa izin verdim ben canımın acısına ve son defa öldürdüm birini kalbimin karanlık odalarında. Şimdi tüm bunlar bir veda, bir haykırış, bazı bazı yakarış ama ömrüm boyunca karşı konulamaz bir nefret olacak. Ve her sorduğunda kendi kendine verdiğin cevap gibi olmayacak...

Her şey güzel olacak miniğim... 

Sadece şimdilik!

Toparlanıp gidiyorum ve bu son veda.

Kırıklarımı alıp yanıma gidiyorum ve bu son kırılma.

Son defa dokundum ben hayata, kırılgan bir çiçeği ellerimde tutar gibi.

Son defa uyudum; sanki sonu hiç gelmeyecekmiş gibi. 

Son defa uyandım bitmesini hiç istemediğim bir rüyadan... 

Son defa...
Son...

O zaman hoş kalsın hüzünler artık, biz hayatın engebeli yollarında düşe kalka yürümeye devam edelim. Şimdi inanabilirsin miniğim; her şeyin güzel olacağına... 


5 Mayıs 2017 Cuma

Canım'ın Acısına...

Merhabalar Sevgili Okuyucu...

Sabahın bu saatinde en uykusuz halimle yazmak istiyorum. İnançlarımı çürüten ne varsa; beni kıran her ne varsa... Sanki hiç derdim yokmuş gibi bir yenisini daha kaldırmak zorunda olmama... Hepsi benim tercihim mi yoksa? Ben neden bunu tercih ediyorum peki?

Dün gece uzun ve yorucu bir gece oldu benim için. Bütün gün oradan oraya gülücükler saça saça dolaşan ben, akşam evime dönüp yemek, temizlik gibi şeylerle uğraşan bir ev hanıma dönüşüverdim. Her şey bitip yorgunluğu hissedince bedenimde kendimi sarı koltuğuma bırakıp tavana baktım. "Artık" dedim. "Artık biraz sakinlik istiyorum; bu tatlı yorgunluğu ve ardından gelen o tatlı dinlenme keyfini." Oturdum dün gece kendi sıkıntılarımla beraber başkalarınınkini de aldım yola koyuldum. Belki de ihtiyacım olan tek şey; birinin, gerçekten samimiyetle, içtenlikle, çıkarsızca, yalansız dolansız bir şekilde yanımda olmasıydı. Oldu da.

En masum yerinden sarılıp bana, içimin sızını dindirdi. En içten yanından bakıp bana "Buradayım." işte dedi. Sonra anladım ki ben kıyamıyorum. Bu kötü bir şeydi. Zira birini kırmaktan korkuyorsanız ve ona kıyamıyorsanız; onu gerçekten seviyorsunuzdur ve verdiğiniz değer tartışmaya bile açık değildir. Ne kadar geri itmeye çalışsam da bazı şeyleri, anladım kalbim hep aynı yerde duruyor en masum haliyle. Bana hatırlatıp kendini "Buradayım." Diyor. Ve sanırım ben bundan birazcık yoruldum.

Çok bir şey istemedim oysa hayattan ancak çok fazlaydı beklediklerim. Bu yüzden ben hep kırılmaya mahkumdum. Bugün de kırıldım, en ince yerimden. Bugün de acıttılar canımı, daha fazlasına yer varmış gibi...

Nasıl oluyor anlamıyorum ben. Gerçekten. Nasıl oluyor da anlayamıyorum. Nasıl oluyor da gerçeklerden kaçıp yalanlarına sığınan insanlarla bir arada olabiliyorum. Üstelik onları seviyorum da. Tamam diyorum. Bu değil. Yargılama Kübra. Karıştırma. Karşılaştırma. Sonra kendimi sıkmaktan vazgeçeyim dediğim noktada pat diye yüzüme vuruyorlar hayatın aslında ne kadar da acımasız olduğunu. Hayatın ne kadar yalancı olduğunu. Bu dünyanın gerçekten sadece kahpe olduğunu.

Son kez. Söz veriyorum kendime.

Öğrendiğim tek şey herkesin bir yalancı olduğu, öğrendiğim tek şey insanların çıkarları doğrultusunda yanımızda durduğu. Öğrendiğim tek şey, normal hayatlarına devam ederken birileri bir başkaları hep onları eğlendirsin istedikleri. Öğrendim ki hayat ucu bucağı görünmeyen engebeli bir yol. Anladım ki sevgisizlik işlemiş insanların ruhunun taaaa en içerisine.

Vazgeçiyorum o zaman ben de.

İnanmaktan.

Yaşamaktan.

Yaşatmaktan.

Bugün de yıkılan her bir hayalim için,

Bugün de kırılan kalbimin her bir hücresi için.

Bugün de yalan aşkları için.

Sahte sözleri için.

Kazanana kadar melek, kazandıktan sonra önemsiz bir ayrıntı olarak kalmaktan öteye gidemeyeceğim için.

Bugün son defa akıtıyorum gözyaşlarımı.

Ve bir daha ASLA.

ASLA

ASLA

ASLA

İçinde sevgiyi barındıran bir şeye inanmayacağım.

Bir daha ASLA.
Sevmeyi aklımın ucundan dahi geçirmeyeceğim.

Çünkü ben biliyorum ki; mutluluk benim en uzak yanım ve ben bu gülüşlerimle birinin en fazla sıkıcı hayat düzenini neşelendiren o kız olarak kalabilirim.

Üzgünüm.

Bu biraz koydu be. Bu biraz ağır geldi.

Üzgünüm. İnanmak istediğim ne varsa içimde paramparça şimdi.

Üzgünüm; çünkü bir daha asla eskisi gibi bakamayacak benim gözlerim...

Üzgünüm; üzgünüm...

Çok üzgünüm, özür dilerim...

24 Mart 2017 Cuma

Kitap Önerim: Ahmet Batman - Korkma Kalbim 6





Kitabın Yazarı: Ahmet Batman
Kitap Türü: Deneme
Yayınevi: Destek Yayınları
Yayınlandığı Yıl: 2015 (15-12-2015)
Sayfa Sayısı: 216


Selamlar Sevgili Okuyucu;

Bir solukta okuduğum bir Ahmet Batman kitabı ile karşınızdayım... Daha önce yazarın adını duymayanlar için; 2013 yılında okuyucu ile buluşan ilk kitabı "Soğuk Kahve" ile hatırı sayılır bir kitleye hitap eden yazar aynı yıl içinde "Sabah Uykum" u da piyasaya sürerek; okuyucunun hafızasında güzel bir iz bırakmış ve üçüncü kitabı "Bana İkimizi Anlat" ile de yerini iyice sağlamlaştırmış. Şuan bu yazıya konu olan "Korkma Kalbim" ise dördüncü ve en son kitabıdır.

Gelelim o zaman bu kitabın hikayesine; bana göre kitabın genel bir hikayesi vardı. Ahmet Batman hatırı sayılır bir okuyucu kitlesine sahip, iyi bir yazardır ancak şahsi görüşüm bu kitabın bir başarısızlık olduğudur. Kitabın başından sonuna kadar bir çok önemli noktayı aslında tahmin ederek okuyorsunuz. Bilenler var mıdır bilemem ama Wattpad diye bir uygulama vardır; amatör birçok yazarın ya da yazar olmak isteyenlerin sanal ortamda kitap yazdığı, insanların da bu kitapları ücretsiz okuyabildikleri bir platform. Ben Wattpad üzerinden çok kitap okurum; zira bazıları gerçekten muhteşem hikayelere sahiptir. Her neyse konumuz bu değil. Wattpad de okuduğum kitaplardan birini okumuş gibi hissettim açıkçası. Hikaye çok ilgi çekici ya da merak uyandırıcı değildi ancak kitabın her sayfasında da altı çizilecek bir cümle bulabiliyordunuz. Ben bunu şu şekilde yorumlarım; 216 sayfa içerisine serpiştirilmiş birkaç güzel cümleden ibaret bir kitap.

Bu kitabı raflarınıza yerleştirmek isterseniz eğer; sağlam bir hikayesi olmadığını biliniz isterim. Ancak boş okumuş da sayılmazsınız. Zira bazı cümleleri gerçekten insanın içerisine işliyor. Son olarak kitaptan bir kaç cümleyi sizlerle paylaşmayı tercih ederim. Zira aslında bir kitabı anlatan en güzel cümleler; kendi içinden alınan cümlelerdir...

Sevgiyle kal, hoş kal, hoşça kal okuyucu...

"Açıkçası kimse hayal ettiği gibi yaşamıyor. O yüzden kendini çok da harap etme. Yolun sonu belli, herkes ölüyor."


"Ne kadar zamanımız kaldı bilmiyoruz ve hala birbirimize geç kalmak için oyalanıyoruz. Korkak kalplerimizi birine sunmaya cesaret dahi edemiyoruz. Oysa insan koşmalı sevdiğine bir şarkıları daha olması için, beraber bir film daha izleyebilmek için, elini birkaç dakika daha fazla tutabilmek için…"

"Çünkü ben bugün en çok da kandırılmış gibi hissediyorum.
Sevgisinin karşılığını alamamış bir kedi
Başı okşanmamış bir köpek
Bir kere ısırılıp yarım bırakılmış bir elma
Yarısında değiştirilmiş bir şarkı
Birkaç harfi çalışmayan bir daktilo
Tek küreği kayıp bir sandal
Raydan çıktığının farkında olmayan bir tren
Pili bitmiş ve zamandan habersiz bir saat
Sabaha kadar çalışıp sınavdan kalan bir öğrenci
Avucundaki birkaç bozuk parayı kanalizasyona düşürmüş bir dilenci
Attığı hiçbir mesaja cevap gelmemiş bir aşık
Ve en çok da bir başıma hissediyorum.
Ben bugün hiç tamamlanmayacakmış gibi yarım,
Bitmeyecek bir şiir gibi yorgun
Soluk yazan bir kalem gibi halsiz hissediyorum.
Bugün iliklerime kadar ben olan bir kadından vazgeçiyorum.
Ben bugün ölüyorum da, sadece gömülmüyorum.
Gözümden akan yaş değil
Üzerime yağan yağmur değil.
Bu tükenmişlik ben değil.

Ben bugün en tükenmiş halimle bile seni seviyorum."

-kubraslisen